6.9.11

"Mustafa Kemali Seviyorsan askla." Sorusunu hangi götü yalayarak, hangi kafanın boşluğundan yararlanarak, hangi angutluğa göt dayayarak soruyorsunuz lan? Soru bile değil lan bu. Askla ne lan göt laleleri? Bi de utanmadan Mustafa diyorlar, Kemal diyorlar.

"Mustafa Kemali Seviyorsan askla." Sorusunu hangi götü yalayarak, hangi kafanın boşluğundan yararlanarak, hangi angutluğa göt dayayarak soruyorsunuz lan? Soru bile değil lan bu. Askla ne lan göt laleleri? Bi de utanmadan Mustafa diyorlar, Kemal diyorlar.

Answer here

10.2.11

İnsanlık Üzerine

Dev bir göktaşı düşecek olsa, herhalde mısır patlatırdım. Hayır, cidden yapardım bunu. Şu ana kadar yaşamış tüm insanların sayısını göz önünde bulundurduğumuzda bu olaya şahit olacak altı milyarlık şanslı azınlığın içinde yer alacağımın farkında olduğum için.

Olasılıklar bir yana, olmuşluklara baktığımda cidden çok şaşırıyorum. Yer titredikten hemen sonra annesini arayıp "Deprem oldu" diyen kıza şaşırıyorum. Sinemadan çıkıp az önce birlikte izledikleri filmi birbirlerine anlatan gençlere, daha kayan yazılar akarken telefonda az önce ikisinin de izlediği diziyi birbirine anlatan teyzelere şaşırıyorum. Daha yoğurt değilken, Küçük İskender paylaşan nesli aşağılayan nesle, muz bile değilken Ajdar'ı gerizekalı ilan edenlere şaşırıyorum.

Şaşırıyorum, çünkü insan şaşırılacak şeyler yapıyor. İnsanlığı bir pencere ardına koyup izlerken, kendini o pencerenin yanlış tarafında unutuyor. Sanki kendi, diğerlerinden farklıymış gibi davranıyor, düşünüyor.

Birkaç insan bir araya gelip bir kural koyuyor, sonra başka bir insan, o kuralı yıkıyor. Bu insanı, yine başka bir insan yargılıyor. Yine başka bir insan, bu insanı dört duvar arasına kapatıyor. Ve bu insanlar, yaptıkları şeyin mantığına sonuna kadar inanıyor. Çok şaşırıyorum.

Demek ki evrim, kendi sıçtığı boku yiyenden kendi bokunu altın sanan bireylerin gelişmesine sebep oluyor. Yine evrim, kendi esas çarkının sökülmesine aldırmadan işlemeye devam ediyor ve doğal seçilimin olmadığı bir dünyada, yeterli gereksinimleri karşılamayan nesiller içlerinden bir Küçük İskender, bir Ajdar çıkarıyor, geri kalanı da bunları ya beğeniyor, ya kötülüyor. Bazıları bildikleri şeyleri birbirlerine tekrar tekrar anlatıyor.

Şaşırıyorum; çünkü insan kendi yaptığı şeye hayranlık duyabilen tek varlık.

31.1.11

TUTT-masaydın düşüyordum.

Dün kendi çapımı çok fazla aşmadan, lakin 2πr nin çok hafif dışına çıkarak πr²'nin sınırında kalanları topladım biraz. Sonuç ne çıktı dersen, uzay boşluğunda kaybolmaya mahkum ses dalgalarından ziyade, insanı düşünmeye itenin ne olduğu. İnsanı düşünmeye iten, bu "TUTT-masaydım düşüyodun" diyen insanın yankılanan sesi, ve daha nicesi.

Çoğu kişiye mantıksız gelecek, ancak bu mantıksızlıklar arasında bazı mantıklı açıklamalar da çıkacaktır. Şöyle ki; "TUTT-masaydım düşüyodun" diyen insanla TUTTuğu kişi arasında ciddi bir düşünce akışı olur. Bu düşünce akışının ana sebebi "TUTT-masaydım düşüyodun" diyen insandır. Kendisi düşünememekle birlikte, TUTTuğu kişiyi düşüncelere iter, anlamsız görünen bir sessizlik yaşanır. Fakat çoğu şeyin göründüğü gibi olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Misalen bu yazının da buraya kadar mantıklı göründüğünü söylemek çok zor.

Bu yüzden, benden daha aptal olanlar için açıklayayım; saçma görünen her şey, arkasında bir mantık taşır. Bu mantık, saçmanın sebebi, sonucu ya da ta kendisi olabilir. Kimilerine göre "TUTT-masaydım düşüyodun" diyen insanın yaptığı hareket saçmadır. Ama TUTTuğu kişiye hayatı sorgulatır, nefret ila sempati arasında değişebilen duygular uyandırır. Bazılarına göre ise "TUTT-masaydım düşüyodun" diyen insanın kendisi saçmadır; lakin bu kişinin, eğer orada olmasaydı, yerini almak için can atan ve bu yeri kesinlikle alacak olan kişilerin varlığı gerçeğini görmezden gelir o kişi. Çünkü insan, kendi içinde bulunduğu durumu göremez. Çapının dışına çıkması ve oralardan bakması gerekir. Böyle bir durumda "TUTT-masaydım düşüyodun" diyen kişinin yerini alacak olanın ya kendisi olduğunu görür, ya da her zamanki gibi görmezden gelmeye devam eder.

Buraya kadar herhangi bir mantık oturduysa, çayını tazeleyip yavaş yavaş, çok canını sıkmadan bitireyim konuyu.
Düşünen bir insanın düşünmesinin nedeni, mantıksız görünenlerdir. Düşünen insan her şeyde mantık arar, düşünmeyen ise saçma der geçer, salak der güler. Bunun, düşünen insanın zekası ile uzaktan yakından alakası yoktur. Düşüneni zeki zannettiren, düşünmeyenin aptallığıdır; insanı düşünmeye iten, düşünemeyen insandır.

6.11.10

Keskin Körpe Sikine Zarar

Ya da zarmaz. Fakat önemli bir nokta var ki o da iki noktadır. Çünkü tek nokta düzdür ve her yerde bulunur. Bunlardan üç tanesi bir araya gelince de ben depresif ve yalnızım imajlı liseli ergenlere akar. Soru işareti şüphecidir, nokta da buna yataklık eder. Ünlem ise "I" nın hayret edilecek bir şey yapmışçasına nokta üzerinde dengede durmasıdır. Noktalı virgül çelişkilidir; bitti mi, devam mı edecek anlamazsınız başta. İki noktaya geldiğimizdeyse "Bir dur", der. "Burada olayı bir netleştirmek lazım." Bu yüzden kolay kolay, elimizi kolumuzu sallaya sallaya gelemeyiz her iki noktaya. İki nokta alkol sofrasındaki iki kankadır, mevcut düzeni tekrar kuran. Wolverine ile Sabretooth'tur iki nokta; bazen kardeş bazen düşman.

Peki ben bu noktaya nasıl geldim. Tam olarak bu şekilde; nasıl. Kendine has bir ismi bile olmayan soru işaretini hayatımda yok saymak beni bu noktaya getirdi: ".". Görüldüğü üzere iki noktaya ben ancak bu noktaya geldiğimde varabildim. Bu yüzden iki nokta bir cambazın iki eli, bir uçağın iki kanadı kadar önemlidir bende. Bu yüzden iki noktanın odamdaki yerini arttırabilmek için kafamdaki soru işaretlerinin çoğunu işten kovdum. Yine bu yüzden, başkaları soru sormak için tüm kapasitelerini harcarken ben onları açıklamaya çalışacak daha çok zaman buluyorum.

Tabi bu beni farklı biri yapmıyor. Çünkü hayatım boyunca yaptığım en büyük aynılık farklı olmaktı. Çünkü o zamanlar hafızam yalnızca sorular ve işaretleri ile doluydu ve altlarındaki noktalar çoğu zaman kaçıp olur olmaz yere kesin söylemler yapıyordu. Ben bu olmak istemediğimi çok geç fark ettim. O kadar geç farkına vardım ki; ben doğmadan hemen her şey açıklanmıştı çoktan. Daha erken doğmaktansa daha geç ölmeyi tercih ettim. Peki bu bana ne kazandırdı: İnsanların, kafalarındaki ünlem tabureleriyle hiçbir şeyi net olmayan inanışlara kesin hükümler yükleyerek uygulamaya geçirdiği bir dünyaya şahit olup zorla farklılaştırılmaktan başka hiçbir şey.

Yine başa dönüyoruz burada. Lakin sürekli kendini tekrar eden kısır bir döngünün içinde bulunduğumuzu düşündüğümüz her an aslında bunun birbiri üzerinde atlamalar yapan spiral bir döngü olduğunu unutuyoruz. Bu sebepten yapacağımız yokken yerimizde saymaktan öteye gidemiyoruz. Bu yüzden hiçkimse farklı değilken kimse aynı olamıyor. Bu anlattığım kişi de ben değilim zaten; başka biri, ama aynı kişi.

3.11.10

Yarattın Bari Takrip et

Okul. Yaradan rabbin adıyla okul yaptırdım geçen, depreme dayanıksız diye eğitime açmadılar. Neymiş? Betonundan çalıp boyasına kullanmışız. Tövbe estağfurullah. Bereden rabbin adıyla müze yapınca depreme dayanıyor ama. Öyle bir dayanıyor ki beli tutuluyor depremin. Sonra Reha Yeprem'in teyzesi geldi açıktan, bir sağ kroşe ve penaltı.

Güzel şeyler bunlar. Bok değil ama. Demesi güzel olabiliyor bazen ama yemesi bok gibi. Denedim, sakın denemeyin. Evde hiç denemeyin; halıya kusarsınız, halı size küser. Kimsenin birbirine küsmediği bir evde yaşamak için lütfen halıya kusmayın! Kime diyorum ben? Ohoo...

Kesin bir şey var bende benden içeru. Kesin bakın göreceksiniz. Hafif sağa doğru, hah tam orası. Kaşı kaşı kaşı kaşı ooh, siktir git şimdi. Ya da yazık lan kıyamam gel, daha yeni başlıyor eziyet.

Meziyet dediğin tek dişi kalmış canavar. Birinci katta oturup gelen geçene camdan laf atıyor genelde. Adının Meziyet olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım ama erkenden yatınca bir atlı geçti. Kime sorsam bilemedim tabi, sana mı sorayım, ne yapayım?

Bence ben altıma bir sıçayım. Bunu altı yaşımdan beri denemedim hiç. Bakalım neler hissettirecek. Sen de gitme bi yere yanında çayla iyi gider belki.